Ezberden Yönteme

Çoklarınca bilinen bilginin bir kısmını zaman içerisinde değersizleştirmenin en etkili yollarından biri ezber diye ayrı bir kategori açıp onları buraya doldurmak oldu. Ezber tekrarlamak pek çekici bir şey değildir ve muhatabı açısından dinlemeyi daha da eziyetli kılar. Kaçınılmaz olsa da bir diğer önemli çıktısı bilginin kaynağını ve dolayısıyla onunla ilişkilendirilebilecek her şeyi değersizleştirmesidir. Bir kere bu sıfat yapıştı mı artık söyleyeni ezber okuyan, söylenen alelade ve zaten bilinen bir ezberin tekrarı, söylenme nedeni anlamsız, söylendiği anın metodu ise artık bu söylemin oluşturulduğu zamanlarla ancak ilişkilendirilebilecek ve verili anda hiç bir geçerliliği olmayan yitik bir yöntemdir. Bir şeyden ezber diye bahsettiğimizde aşağı yukarı bu olaylar, azımsanamayacak kadar genel durumda meydana geliyor. Sanki post-modernizmin yıkıcı etkisi bilgi edinimi ile ilgili tüm köşetaşlarında canımızı yeterince sıkmamış, bugün bile bizi uğraştıran dertler bırakmamış gibi bir de dönemimizin rasyonel insanlarının bilgiyi böyle değersizleştiren eylemlere katkı sunması çok acı. Bu konunun tekrarlanmasının önemi ise tam da burada bahsettiğimiz zincirlemede. Verili birtakım bilgilerin doğruluğu sorgulanmak yerine önkoşulsuz olarak kabul edildiği varsayılır da böylesi “bilgi-dışı” kategorilere atanabilirse, bu süreç günün sonunda ezber kategorisine alınan bilginin edinilme yönteminin dahi sorgulanmasına götürüyor. Bu başlığı da önemle ihtiva eden bir durum olarak ortaya çıkan ise, bugün kullanılmak üzere elde edilen bilginin değerlendirilmesinde bilimsel bir yönteme ihtiyaç duyulmaması. Bu konuyu biraz Kaz Dağları özelinde açmaya çalışalım.

Sondan başa gidiyorum, sesli düşünüp yazıyorum varsayın. Ekoloji son yıllarda yükselişte olan bir kaygı. Gerçekten de insanın kendi varlığı konusunda kaygıya düşeceğini yaşamımda görmem sanıyordum, belki de istiyordum fakat geldiğimiz nokta da Mars’a gidişin makul bir kurtuluş yolu olarak görüldüğünü okuyoruz. ( Umut Sarıkaya vaktiyle çok güzel yazmıştı: http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/umut-sarikaya-yazdi-elon-musk-bilim-insani-mi-yoksa-jet-fadil-mi-213767 ) Bir gerçekten haberdarız aslında, doğanın yok olması diye bir şey söz konusu değil. Milyarlarca ışık yılı genişliğinde bir evrenin tesadüfen yaşam oluşmuş bir noktasında küçük bir medeniyetiz. Yaşamın tesadüfiliği doğrultusunda kaçınılmazdır ki sayısız gezegenden yaşam içeren tek nokta burası olamaz. Bu kadar kesin değil belki de ama örneklemdeki gezegen sayısı arttıkça bunlardan herhangi birinde yaşam olması ihtimali 1’e doğru oldukça yakınsıyor. Bu anlamda doğanın ölümünden, bitiminden söz etmek de bir o kadar saçmalaşıyor, tek hücreliden bugünkü hâline yıllarca süren evrimin tesadüfi bir çıktısı olarak insan kendisi dışındaki yaşamı reddeden görünüyor. Peki bu ekolojik kaygıların temelinde yatanın, aslında insanın içerisinde yaşadığı doğal ortamı artık kendi yaşamına elvermeyecek hâle getirmiş olma korkusunun yattığını söylesek çok mu ileri gitmiş oluruz? Tam da bu noktada en yaygın söylemlere geri dönmek gerekiyor. Orman savunusu için kullanılan “ciğerlerimiz” sözcüğü başta olmak üzere burada bulunan doğal yaşamın ve bunlara ait habitatın savunulmasında da bugüne kadar insan hayatının devamlılığını sağlayan ekosistemin korunması büyük rol oynuyor. Şu hâlde kaba bir çıkarımla diyebiliriz ki çevreci her eğilimin temeli de ne kadar reddedilirse reddedilsin insanın gözünden ve insan için çıkıyor. Tür merkezcilik kaçınılmaz bir şekilde yaşamsal kaygılarla birleşiyor ve insanın ekolojik duyarlılığını belirliyor. Veganlık çok ayrı bir tartışma, fakat burada akla geliyor. Kısaca değinip geçmek gerekirse, ayrıntılı bir veganizm tartışması bundan ötesine gitmeli fakat modern çağın “new-age” türemesi veganlarını modern toplumun nimetlerinden bir an uzaklaştıramıyorsunuz. İnsanın (ya da genel olarak primatların) kendi türünün devamlılığı için yüzbinlerce yıldır doğa ile giriştiği kavganın damıtılmış çıktısı olarak aşılardan, modern ilaçlardan, gıda takviyesi adı altında vitamin beslemelerinden uzakta bir yaşam, doğanın doğrudan insan için kullanılması garanti altına alınmadan gerçekleştirilemez. Bu bağlamda en ahlaki tutumun dahi günün sonunda doğayla girişilen kavgada insanın yanında olduğunu görüyoruz. “Kaçınılmaz” olarak türcüyüz, türümüzden bakıyor ve türümüzden karar veriyoruz. Sevgili bir dizi karakteri Rust Cohle’un sancılarına ortak olup, öz farkındalığın insanların bitmesiyle sonuçlanacak bir gelişim gösterdiği tezine uygun davranmıyorsak burada ahlaki olarak çelişiyor ve söylemlerimiz ile eylemlerimizi örtüyoruz. Çokça açılmaya müsait bir tartışmayı aslında biraz haddinden önce bitiriyorum, ama çok da dağıtmamak lazım. Nihayetinde ekolojik kaygılar insan türünün devamlılığı ile ilgili kaygılardır diyeyim.

Burada geldiğimiz noktada ise olayı kısaca özetleyip buraya gelen tepkileri, belki biraz kabalaştırarak, sıralamak isterim. Çok uluslu fakat Kanada menşeli bir maden firması devletten Kazdağlarını içeren genişçe bir alanda maden arama ve çıkarma hakkını ücreti mukabilinde satın alarak burada çalışmaya başlıyor ve çok da uzun sürmeden bulunan madeni çıkarmak için gerekli işlemlere girişiyor. Madencilik teknolojisine çok aşina değilim, fakat maden çıkarmak için yüzeyin düzlenmesinin büyük ölçüde rahatlık sağladığını, kaynağın durumuna göre ocağın genişlemesi için imkan verdiğini biliyorum. Firmanın ilk adımı da bu oluyor, yüzeyi ağaçsızlandırıyor. Sonrası haberlere de konu olan tepkiler. Kazdağlarının doğal yaşamının korunması adına burada bir maden çalışması yapmanın saldırganlık olduğu, buradaki doğal yaşamın korunması gerektiği, hiç bir koşulda ormanlık alanların yok edilmesinin geçerli bir nedeni olamayacağı ve bu nedenle orman kıyımının insan kıyımına yakın bir derecede suç olarak karşılanması gerektiği ve burada çeşitlendiremeyeceğim kadar doğal yaşamın korunması ve savunulması eğilimli tepkileri üzerine çekiyor tabi ki bu çalışma. Burada oluşan tepkiye hiç bir şekilde itirazım yok. Bu derece ormansızlaştırılmış bir ülkede ve hatta belki dünyada, bir miktar daha ormanlık alanın yapay değerler uğruna yok edilmesinin insan türünün sonunu yakınlaştırdığını biliyoruz. Burada iki ayrı başlık açıp öncesinde tüm insanlığı tehdit eden bu eylemlerin neden ve nasıl böylesine fütursuzca gerçekleştirilebildiğini, buna neden olan itkileri, sonrasında ise bu duruma Türkiye’de verilen tepkileri ele alarak neden bu tepkiselliğin anlamsız bir çıkmaza doğru gittiğini tartışmaya çalışacağım.

Biraz ezberlerimi kullanarak devam edeceğim, bunlara dair kaynak verebilirim ama burada her birini, hele ki her seferinde açıklamak zorunda kalmak biraz boğar. Pazar yapısı gereği yayılmacıdır. Üretilen herhangi bir değerin meta değeri kazanabilmesi için pazara katılması gerekir. Ürünün pazara ulaşması sonrasında metaya dönüşmesi bu ürünün artık değeri üzerinden elde edilen kârın aynı zamanda sermayedarın genel anlamda kârlılık oranları üzerinde bir etkisi olmasını sağlar ve özel olarak o ürüne ait üretim süreci daha büyük bir döngünün içerisinde ele alınır. Maliyeti mümkün olan en düşük seviyede tutmak her zaman üretime başlamadan önce kârlılığa dair atılan ilk adımdır. Birden fazla alanda benzer verimde bir üretim söz konusu olabildiği zamanlarda sermaye eğilimi pazara mekansal anlamda yakın olana eğilim gösterir.

Altın, malumunuz, pek çok bulunan bir maden değil. Bu nedenle Kazdağlarının uluslararası limanlara yeterince yakın olmaması bir neden olmuyor, aksine, muhtemelen civarda bu limanlara en yakın altın noktalarından biri. Kanadalı firmanın maliyet/kâr yoklamalarında burada çıkarılması muhtemel bir madenin taşınma maliyetinin alternatiflerine göre gayet düşük olacağını varsayması yersiz olmazdı. Ki densiz bir açıklamayla bir ulusun ucuza taş taşıma yeteneği ile değerlendirilebildiğini de biliyoruz. Kanadalı firma Kazdağlarına baktığında düşük maliyetle yüksek gelir görmektedir. Bu noktada Kazdağlarının bölge ekosisteminde tuttuğu yer, içerdiği endemik türler ve buradaki tahribatın bölge ekolojisi ve insan yaşamına vuracağı muhtemel darbeler bir maliyet/kâr oranlaması için gereksiz görünür. Kanadalı firma ekonomik bir birimdir ve burada tek gerçek kıstası kârlılık oranının artırılmasıdır. Bu noktada insani ve/veya doğal herhangi bir “ikincil” kayıp maliyet hesaplamasına dahil olabilmek için bir tazminat davasına konu olmalıdır. Firma gerekli çalışmayı bu noktada yapar, insani zararı azaltmayı değil kendi bağını görünmez kılmayı; doğal yıkımın sonuçları konusunda ise yerel yasaların elverişliliğini gözetir. Buna ek olarak buradan çıkabilecek herhangi bir itibar zedelenmesini örtebilmek için giriştiği sosyal geliştirme projeleri vardır ve bunlar piyasaya sürülür. Kanadalı firma tüm bunları gözeterek, insanlığın yaşadığı dünyayı, artık insanların yaşamasına imkan verir bir hâl kalmayana kadar sömürebilir, yok edebilir. Kanadalı firma kendine yabancılaşmış insanların birikimlerinin bir aracıdır ve burada maliyet/kâr orantısına konu olamayacak hiç bir şeyin söz hakkı yoktur.

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda ise gelen tepkiler giderek anlamsızlaşıyor. Trudeau karakterine yazılan mektubu konuşmayacağım dahi, fakat burada çok daha yerleşik çok daha problemli bir nokta söz konusu. Biri 2013’ün bir garip hayaleti. Ülke siyasi tarihinin en büyük halk ayaklanmasının bir parkın yıkımı, içerisindeki bir miktar ağacın kesilmesi dolayısıyla çıktığı tezini yakıp da suratlarına süremedik külünü. Buradan heyecan arayan solcumuzda da gezi liberallerinin izi var ne yazık ki. Bir diğeri ise ülkede herhangi bir direniş noktasının ne kadar siyasetten uzak olursa o kadar başarılı olabileceği iddiası. Bu iddia diğerine göre daha da eski fakat hiç olmadığı kadar zemine ve kararlılığa sahip. Zira burada artık ülkede siyasetin de alışılan bir zeminde yapılmadığını kabul ederek tartışmak gerekiyor. ( Belki biraz ileri gidip ülkede siyaset kurumunun ilga edildiğini iddia ederdim, fakat bu ayrı bir tartışma, belki geliriz oraya bir ara. ) Siyasi olan her şey iktidarla, iktidara ait değerler üzerinden girilen tartışma olarak nitelendirilebilir. Nitekim Türkiye’de AKP karşıtlığı da uzun süredir siyasi bir duruş içermiyor. Bir karaktersiz muhaliflik aldı yürüdü. Burada ilkesel olarak girilecek herhangi bir tartışma “siyasi” olmakla itham edilip ortadan kaldırılıveriyor ve sonrasında her başlık kendi özel alanında ele alınıp dünyevi gerçeklikten soyutlanıyor. Bir noktada, bir kısım insan Kazdağlarına çadır kuruyor, bir kısım insan Kanada başkanına mektup yazıyor, bir kısım insan ortalama AKP’linin vicdanına sığınmaya çalışıyor. Siyasetinin temelinin hayatın gerekliliklerinden çıktığını muhataplarına anlatmaya çalışan da pek olmadığı için, siyaset 90’ların sonlarından bu yana muhatap olduğu en büyük taarruzu bilfiil birinci derece etki alanındaki insanlardan yaşıyor. Gündelik hayatı siyaset tarafından belirlenen insanlar siyasi olduğu iddiası ile gerçeklere saldırıyor. Yöntemi bir kenara bırakalım daha, söylemin kendisi delik deşik ediliyor. Burada Kazdağlarının payına da, üzerinde tepinen vicdan muhasebekârlarına geçici bir müddet ev sahipliği yapmak ve sonralarda anılarda devlet terörüne karşı mücadele verildiği anlatılan bir yer olarak kalmak düşüyor.

Tartışmanın özüne biraz dönecek olursak; peki bu mevzuyu nasıl takip etmek gerekir? Hayatını gündelik yaşayan çokça bir kesimin, gündelik hayatın olağan akışına doğrudan etkimediği sürece herhangi bir değişikliğe kendi rahatını bozacak seviyede tepki vermesi beklenmez zaten. Fakat Kazdağları özelinde bu durum Türkiye’nin “eğitimli” kesimlerinin gündemine girdiği ölçüde biraz öngörü, biraz uzgörür beklemek gerekir. Verilecek olan tepki, tepkinin özel konusu belirlendikten sonra, bu tepkiyi doğurdan durumun incelenmesine itmelidir. Görünenin kendisiyle meşgul olup tepkisini gösterdiği şeyde kendi vicdanının yansımasını görmek acınası bir hâldir ve hiç bir durumda hoş görülmemeli, özendirilmemelidir. Cem Yılmaz’ın netflix sansürü meselesine rakı içerek kendince tepki göstermesi aynı kesimde alay konusu oldu örneğin, peki protesto ettiği konuyla mekansal birliktelik kurmaktan başka yapılanların bu kısa videodan ne farkı vardı? İnsan kendisini vicdani anlamda yetersiz hissettiği her noktada çileye başvuruyor. Şaşmadı yıllardır, tanrısıyla barışmak isteyen günahları ölçüsünde çileyle kendisini kurtarmaya çalışıyor. Modern insan tanrısını tanımazsa yerine vicdanını koyuyor, kendisiyle hesaplaşmada aynaya baktığında kendisini ikna edebilecek yeter delili oluşturmak istiyor. Burada çevresel duyarlılıktaki ahlaki tutarsızlıktan da ötesi, vicdanın bencilliği giriyor işin içine ve insan için her şeyi kendi etrafında dönen bir eylemler muhakemesine dönüştürüyor.

Peki gerçekten bu konuya tepki gösteren kimse bilmiyor mu; Kanada menşeli bir çok uluslu firmanın kâr hırsının buna neden olduğunu, bu firmanın kendisini pek de görünür bir şekilde belirleyen uluslararası emperyalizm uyarınca hareket ettiğini, bu emperyalizmin ( çoğu ) yazılmamış yasalarının ülkemizi talanda arşa yürüyen AKP iktidarını da bağlayıcı olduğunu, konunun AKP iktidarından önce başlamış olmasının Türkiye’de önemli sermaye sahiplerinin belirleyici olduğu bir iktisadi ve siyasi düzenin sürmekte olduğunu gösterdiğini ve nihayetinde bu konu özelinde yaşanan sorunun da dar bir sermayedarlar toplamının kâr hırsı sonucu ortaya çıktığını? İşin en kötü tarafı da bu, aslında biliyorlar.

Anlatmaya çalıştığım sıkıntılı döngünün başı burada geri geliyor. Kime elinizi atsanız biliyor, lafa herkes aynı başlıyor artık “Yahu canım biz bilmiyor muyuz bunların hep kapitalizm olduğunu.”, “Biz bilmiyor muyuz zaten Kanada’nın da öyle ahım şahım bir yer olmadığını…”, sonra da gidiyor, “ama şimdi Kazdağlarında olanla senin dediğin uzak konular”. Bakın ezber olduğu iddia edilen, genel bilgi olduğu düşünülen her şey zaman içerisinde aktarımda değersizleşiyor. İnsanlar üzerinden geçtikçe aktarıldığı kişideki değeri ancak aktarılırken verilen kadar oluyor, dolayım arttıkça söz konusu “ezber”in değeri sıfıra gidiyor. Bu bilginin yeniden oluşabileceği beklentisiyle her durumun kendi özel kaynağına doğru incelendiği bir yöntemi önerdiğinizde de artık bir duvarla karşılaşıyorsunuz, çünkü geriye doğru her gidiş için ortaya attığınız iddialar da ezberleşmiş ve değersizleşmiş. Birden yönteminizin değersizleştiğini görüyorsunuz. Birden elinizde hiç bir şey kalmıyor ve her şeye baştan başlıyorsunuz. Naçizane görüşüm, bugün bu sorunu çokça yaşadığımız yönünde.

Bu noktada bilgi üretiminin ve ediniminin tartışılmasını son derece değerli buluyorum. Bilgi nedir, neden edinilir ve nasıl edinilir? Herkesin üzerine öyle ya da böyle bir şeyler söyleyebileceği soruların tartışmanın temelini oluşturabileceğini düşünüyorum. Yöntemsel bütünlüğü sosyal bilimlerden dışlayan modern sosyal bilimler akademisinin günahlarını suratlarına her gün vurmanın zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Not: Yine pek sürekliliği olan, yapısı sağlam bir yazı olmadı. Çerçevesiz yazmaya başlamanın en büyük sıkıntısı bu gerçekten. Okuyan için çileye dönüşüyorsa özür dilerim, ama boş zaman buldukça, öylesine bir şeyler yazıyorum aslında. Biraz mazur görün.

Tarih:
Aug 15, 2019
Yazar:
berkay.avsar

Yorumlar (0)


goldshire 2019